Bir Zamanlar Anadolu'da (Nuri Bilge Ceylan) (2011)
Maktül Yaşar’ın (Erol Eraslan) Karısının (Nihan Okutucu) Kenan’ı (Fırat Tanış) azmettirmiş olma ihtimali vardı.
Doktor Cemal (Muhammet Uzuner); Katil’den olma, gayrimeşru çocuğun annesiz hayata tutunamayacağını düşündüğü için bilim adamından beklenmeyecek bir duygusallıkla otopsiyi olması gerektiği gibi değil kurmaca ve olayın üstünü kapatacak şekilde yaptı (bu yargımdan yine de emin değilim). Çünkü otopside görüldü ki Maktül’ün soluk borusuna ve ciğerine toprak kaçmıştı. Allah bilir maktül diri diri toprağa gömülmüştü. Doktor otopsiyi usulüne uygun yapmış olsaydı soruşturma derinleşecek ve muhtemelen bir parmak izine vesaireye bağlı olarak Gülnaz da hapse girecekti.
Köylü kızı Cemilenin (Cansu Demirci) gaz lambası eşliğindeki çay servisi filmin en göze çarpan planıydı. Kahvaltı sahnesi ve Muhtar’ın (Ercan Kesal) Devlet ricalini ağırlama ritüeli, bu esnada yaptığı muhtarvari konuşmalar, köyün ödenek beklentilerinden yola çıkarak lafı kendi oğullarının (bizzat kendisinin) başarılarına getirmesi göz alıcıydı.
Filmin bana göre ana damarı ise ambulanssız gelinen olay yerinde Yaşar’ın domuz bağının çözülmesinden sonra cesedin binek aracına sığmayışı ve resmi görevli devlet erkanının domuz bağını tekrar bağlamayı akıllarından geçirmiş olmalarıydı!.
Kırıkkale, oransal olarak suç ve suçlu anlatımı için iyi bir seçim gibi duruyordu. Bir de Anadolu’nun orta yeri olması ayrı bir semboldü.
Filmin ana fikri ise; Savcı Nusret Bey’in (Taner Birsel), eğitiminin ve makamının arkasına sünemiş küçük bir insan olmasıydı. Dolaylı da olsa karısının ölümüne sebebiyet vermiş ezik birisiydi Savcı. Anadolu, cühelanın kadın meselesi için cinayetler işlediği bir yer iken, yüksek perdeler ve makamlar arkasında da makamını doduramayan sakil kişiliklerin talimatlar yağdırdığı bir mecraydı. Tüm bu ahval, olup bitenlere uzak mesafeden bakan Doktor Cemal ‘in gözünden izleyiciye sunuluyordu.
Nuri Bilge Ceylan’ın ışık, rüzgar ve şimşek takıntısı film boyunca yine bizlerleydi.
Film karesi olarak benim en beğendiğim ise; metaforik anlatımla, mola verilecek köyün girişindeki arka çaprazdan çekilmiş araç farlarının git gide kaybolduğu ve yerini zifiri karanlığa bıraktığı karelerdi. Buradaki metafor, sözüm ona köylü cehaletinin karanlığa karşılık gelmesi olabilir.
Anlattıklarımı bir kenara bırakıp yine de olmamış diyesim geliyor. Hadi olmamış demesem, daha iyi olmalıydı diyesim geliyor. Simgesel öğeler güçlü bir hikayenin içerisinde de anlatılırdı. Anlatım tekniği konusundaki naçizane eleştirim de şöyle olabilir; Doktor, gömülmüş maktülü arama serüveninden döndüğü vakit, odasında eski fotoğraflara bakıp içerliyor. O yorucu çalışmadan dönüldüğünde alelacel eski fotoğraflara bakılmaz. Eski fotoğrafın izleyiciye sunacağı; “bir Anadolu kasabanın boğuntusunda sıkışıp kalmış, eskiden mutlu doktor” dramı çekmecede anahtar aranırken yanda göze çarpacak bir eski fotoğrafla verilebilirdi. Bana göre böylesi bir anlatım daha güçlüdür.
Truman Capote'nin; "ikimiz onla ayni evde buyumus gibiyiz. o arka kapidan kacmisş, ben ise on kapidan"
repligi filmin ozetidir aslinda. Capote, Katilin problemli cocukluk cagiyla kendi cocuklugu arasinda
bir paralellik kurar. Katil Perry ile yakinlasir. Fakat, bunun yani sira Capote bu cinayet hikayesini
dillere destan bir kitaba tasimak istemektedir. Katil Perry ile yakinlasirsa olay gecesini Perry'nin
agzindan dinleyebilecektir. Zira olay gecesi bolumune Capote kitabin ana damari gozuyle bakar.
Capote; hem gercekten mutsuz cocukluk ortusmesiyle hem de Katil'i konusturabilmek icin sahte bir yakinlik
gosterirken bir safhadan sonra Katil'e iki yuzlu davranmaya baslar. Idam sonrasi Capote kendi iki yuzluluguyle hesaplasir.
Ruhi bunalima girer...
Octavio aylağın tekidir. Eşya üstüne eşya yığılı, daracık evde ayak bağından başka bir şey değildir. Ağabeyi Ramiro’nun karısına ilgi duymaktadır üstelik. İşsiz güçsüz, bir baltaya sap olamamış, Mexico City’nin varoşlarında pinekleyen bir asalak. Bir gün, köpeklerini dövüştürerek para kazanan Jarocho, zafer sarhoşu köpeğini Cofi ye saldırtır.
Zatoichi (Takeshi Kitano) (2003)
Zatoichi, uzak doğu mistik anlatısına yalın bir gönderme gibi duruyor. Ancak basit semboller açımlandığında uzunca bir hasbihal etmek gerekse de teğet geçeceğim bendeki izlenimini:
One Flew Over the Cuckoo's Nest (Milos Forman) (1975)
Özgürlükçülük, -köhne ve eprimiş- düzenlere, sistemlere başkaldırıcılık şüphesiz çoğumuzu cezbeden albenili olgular. Hemen her sistem ürettiği tepkimeler (antitez) tarafından köhnemiş olarak tanımlanır. Hafızalarımızdaki kahramanların kahir ekseriyeti de bu köhne sistemlere karşı özgürlük savunuculuğuyla, düzen yıkıcılığıyla nam salmış kişiler. İçtimai hayatın bir disipline, katı kurallara bağlanmış olması gerektiği var sayılırsa özgürlükçülüğü ve paralelindeki psiko-sosyal düşünce sistemlerini, aktiviteleri kaotik bir şekilde var kılan şey toplumsal düzenin ve kurallar bütününün kendisidir.
A Streetcar Named Desire (1951)
Blanche'ın (Vivien Leigh) masalsı, estetik bir güzelliği yaşamak istiyor olması onu masum kılıyor mu? Filmdeki kritik soru bu bence. Yani kahrolsun kaba sabalık, kahrolsun şiirsellikten, fanteziden, kibarlıktan yoksun tekdüze hayatlar!
The Tenant (Roman Polanski) (1976)
The Tenant ile Polanski neyi anlatmak istiyor? Aslında dışa dönük ve kibar olmasına karşın derinlerinde varoluşsal soruları barındırıp bunları kendisine soran (zorla sordurulan demek daha doğru) bir bekarın (Trelkovsky) sonu intihar olan şizofrenik, nevrotik hallerini mi? İntiharı hayret uyandıran, çevresine göre belki neşeli, özde fransız olmayan (anlatı bireysel-ruhsal ise önemi yok uyruğunun) bir kadın (simone) var eski kiracı.
On the Waterfront (1954)
Terry Malloy (Marlon Brando) Bir limanda dok işçiliği yapmaktadır. Bir süre boks yapmıştır fakat bahisçi gansgster Johnny Friendly'nin (Lee J. Cobb) istekleri doğrultusunda kazanacağı bir unvan maçını bilerek kaybetmiştir.